Ticarete akıntıyı değil, sızıntıyı fark etmek, akıntı gözle görülürdür, sızıntı ise her zaman fark edilmeyen bir kaçaktır.
İş dünyası insan nefsi gibidir. Nefsimiz gibi küçük işleri sevmez, problemin büyüğünü arar durur. İş dünyasında herkes büyük krizlere odaklanır.
Çevre yetkilileri tarafında ceza geldiğinde, fabrikanın bacasından siyah duman yükseldiğinde ya da kamuoyu tepkisi oluştuğunda alarm zilleri çalar.
Bunlar “akıntıdır” – gürültülü, görünür ve müdahale edilmesi zorunlu durumlardır. Oysa asıl tehlike çoğu zaman “sızıntıdır.”
Atık yönetiminde sızıntı, her gün biraz fazla enerji tüketmek, geri dönüştürülebilir malzemeyi çöpe göndermek, suyu gereğinden fazla harcamak ya da üretim hattında küçük fireleri görmezden gelmektir.
Tek başına bakıldığında önemsiz gibi görünen bu kayıplar, zamanla hem maliyeti hem de çevresel yükü büyütür. Bir işletme için atık yalnızca çevresel bir mesele değildir, aynı zamanda ekonomik bir göstergedir.
Çöp, aslında yanlış yönetilmiş kaynaktır. Her atık, bir maliyetin dışarı atılmış halidir.
Büyük çevre felaketleri manşet olur, ama her gün israf edilen küçük miktarlar bilançoda sessizce birikir.
Bir fabrikanın gerçek başarısı, yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil ne kadar az israf ettiğiyle ölçülür.
Akıntıyı herkes görür, ama sızıntıyı fark edenler geleceği tasarruf eder.

Bir zamanlar nehir kenarında büyük bir değirmen vardı. Bu değirmen, tahılı işleyip şehre un gönderirdi. Sahibi gururla ürettiği miktarı anlatır, herkesin onun başarısını konuşmasını isterdi.
Bir gün şiddetli bir fırtına çıktı. Nehir kabardı, akıntı yükseldi. Çalışanlar paniğe kapıldı. “Su geliyor!” diye bağırdılar. Sahibi hemen kapıları kapattı, kum torbaları dizdi. Fırtına geçti. Herkes rahatladı.
“Gördünüz mü?” dedi değirmenin sahibi. “Akıntıya karşı durduk.”
Ama yaşlı bir işçi sessizce yere baktı. Deponun köşesinden ince bir su damlası akıyordu. Kimse önemsemedi. “Fırtına bitti zaten” dediler. Günler geçti. O küçük damla, çuvalların altını ıslattı. Un nemlendi, bozuldu. Zarar büyüdü. Değirmen üretim yapıyor görünüyordu ama içten içe çürüyordu.
Sonunda yaşlı işçi konuştu: “Efendim, biz dalgaları durdurduk ama zemindeki deliği kapatmadık.”
O gün değirmenin sahibi şunu anladı:
Büyük tehlike gürültü yapar.
Ama asıl kayıp sessiz akar…
“Asıl Kayıp Sessiz Akar” için 5 yanıt
-
Hayatta her yerde böyle 🙂 Önemsiz, küçük, gereksiz görülen; göz ardı edilen ‘sızıntılar’…
‘Olum patron o küçücük şeyi mi görecek, nolcak ki’,
‘Hoca buradan kesin sormaz, çalışma’,
Ve bu öyküdeki gibi deponun köşesindeki ince su damlası…Akıntıdan herkes sakınmak ister,
Farkı oluşturacak olan sızıntılarmış… 🙂Derslere sadece sınav haftası çalışmaktan sakınmak,
Verilen işi ertelemekten sakınmak,
İşletmedeki ‘küçük’ sızıntılardan sakınmak… -
En önemli noktalar yapmış olduğumuz işlerde göz çektiğimiz , basit gördüğümüz yerler.
Bir kumaş atölyesi eğer artan kumaşı değerlendirecek bir hamle yapmıyorsa oradaki delik büyüyor ve maliyetler karşılanamaz duruma geliyor…
Göz çektiğimiz noktalar aslında bizim maliyeti aza indireceğimiz yerler , bakıp görmek fark edebilmek önemli… -
Vücuttaki kan sızıntısınız anımsattı bu yazı bana. Nereden olduğu bilinmeyen o kan sızıntısı insanı öyle zora sokuyor, kişinin hem sağlığını hem hayatını öyle çok etkiliyor ki… Küçükmüş gibi görünen ama her şeyi etkileyen bir sorun.
-
Ticarette de durum tam olarak budur. Büyük zararlar genelde dikkat çeker; herkes önlem almaya çalışır. Ama küçük giderler, önemsiz görülen harcamalar, “bundan bir şey olmaz” denilen israflar sessizce birikir. Asıl erozyon orada başlar.
Tasarruf dediğimiz şey, büyük kesintilerden çok küçükleri ciddiye almaktır. Azı küçümsememek, aslında geleceği korumaktır. Çünkü ticarette kayıp çoğu zaman bir anda değil, fark edilmeden, damla damla olur.
Sonunda şirketi zorlayan da o “önemsiz” görülen küçük sızıntıların toplamıdır. -
Aslında küçük deyip gözden çıkardıklarımız daha sonra hakedeceğimiz büyük olumsuzlukların alt sebebi oluyorlar , acı ama gerçek…
Bir yanıt yazın